اهل البيت

اسلامي احاديث خطب ادعية
 
الرئيسيةاليوميةس .و .جبحـثالأعضاءالمجموعاتالتسجيلدخول

شاطر | 
 

 قصص الامام جعفرصادق Nebevi Bir Hadisin

استعرض الموضوع السابق استعرض الموضوع التالي اذهب الى الأسفل 
كاتب الموضوعرسالة
Admin
Admin
avatar

المساهمات : 620
تاريخ التسجيل : 21/04/2016

مُساهمةموضوع: قصص الامام جعفرصادق Nebevi Bir Hadisin    الخميس مايو 18, 2017 4:27 pm

من استغنى اغناه الله
رُوِيَ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مُحَمَّدٍ الْأَسَدِيِّ ، عَنْ سَالِمِ بْنِ مُكْرَمٍ عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ 1 ( عليه السلام ) أَنَّهُ قَالَ :
اشْتَدَّتْ حَالُ رَجُلٍ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ( صلى الله عليه وآله ) ، فَقَالَتْ لَهُ امْرَأَتُهُ لَوْ أَتَيْتَ رَسُولَ اللَّهِ ( صلى الله عليه وآله ) فَسَأَلْتَهُ .
فَجَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ( صلى الله عليه وآله ) ، فَلَمَّا رَآهُ النَّبِيُّ ( صلى الله عليه وآله ) قَالَ : " مَنْ سَأَلَنَا أَعْطَيْنَاهُ وَ مَنِ اسْتَغْنَى أَغْنَاهُ اللَّهُ " .
فَقَالَ الرَّجُلُ : مَا يَعْنِي غَيْرِي .
فَرَجَعَ إِلَى امْرَأَتِهِ فَأَعْلَمَهَا .
فَقَالَتْ : إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ( صلى الله عليه وآله ) بَشَرٌ فَأَعْلِمْهُ .
فَأَتَاهُ ، فَلَمَّا رَآهُ رَسُولُ اللَّهِ ( صلى الله عليه وآله ) قَالَ : " مَنْ سَأَلَنَا أَعْطَيْنَاهُ وَ مَنِ اسْتَغْنَى أَغْنَاهُ اللَّهُ " .
حَتَّى فَعَلَ الرَّجُلُ ذَلِكَ 2 ثَلَاثاً .
ثُمَّ ذَهَبَ الرَّجُلُ فَاسْتَعَارَ مِعْوَلًا ، ثُمَّ أَتَى الْجَبَلَ فَصَعِدَهُ فَقَطَعَ حَطَباً ثُمَّ جَاءَ بِهِ فَبَاعَهُ بِنِصْفِ مُدٍّ مِنْ دَقِيقٍ .
فَرَجَعَ بِهِ فَأَكَلَهُ ، ثُمَّ ذَهَبَ مِنَ الْغَدِ فَجَاءَ بِأَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَبَاعَهُ ، فَلَمْ يَزَلْ يَعْمَلُ وَ يَجْمَعُ حَتَّى اشْتَرَى مِعْوَلًا .
ثُمَّ جَمَعَ حَتَّى اشْتَرَى بَكْرَيْنِ 3 وَ غُلَاماً ، ثُمَّ أَثْرَى حَتَّى أَيْسَرَ 4 .
فَجَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ( صلى الله عليه وآله ) فَأَعْلَمَهُ كَيْفَ جَاءَ يَسْأَلُهُ وَ كَيْفَ سَمِعَ النَّبِيَّ ( صلى الله عليه وآله ) .
فَقَالَ النَّبِيُّ ( صلى الله عليه وآله ) : " قُلْتُ لَكَ ، مَنْ سَأَلَنَا أَعْطَيْنَاهُ ، وَ مَنِ اسْتَغْنَى أَغْنَاهُ اللَّهُ " 5 .
Çaba Veya Zengin Olmak Yolu
Ashaptan birinin durumu çok bozulmuştu. Bu arada karısı ona: “Resulullah (s.a.v)’ın yanına varıp bir şey istesen” dedi. Bunun üzerine o adam bir şey istemek için Hz. Peygamber’in yanına gitti. Hazret’in yanına vardığında Hz. Resulullah (s.a.v) onu görür görmez şöyle buyurdular:
“Kim bizden bir şey isterse veririz, kim de ihtiyaçsız olmaya çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar.”
Adamcağız Hz. Resulullah (s.a.v)’ın bu sözünü duyunca, kendisinden başkasının kastedilmediğini anlar ve bir şey istemeden huzurlarından ayrılır; evine gelip durumu karısına anlatır; ama ihtiyaç onu zorlar ve ikinci kez Hz. Resulullah’ın huzuruna varır; fakat Hazret’in yine aynı şeyi buyurduğunu görür ve bu olay üç defa tekrarlanır.
Bunun üzerine komşusundan bir balta emanet alıp çöle çıkar, bir miktar odun toplayıp pazara getirir ve odunlarını bir buçuk kilo arpaya satar; elde ettiği arpayı ekmek yaparak ailesiyle birlikte yerler. Ertesi sabah daha fazla odun getirir ve yılmadan bu işine devam eder; ilk önce bir balta satın alır; daha sonra elde ettiği kazançtan iki genç deve ve bir köle alır; böylece durumu düzelip zenginleşir. Daha sonra Hz. Resulullah’ın yanına giderek başından geçen macerayı Hazret’e anlatır. Hz. Resulullah (s.a.v) onun sözünü dinledikten sonra ona:
“Demedim mi kim, bizden bir şey isterse ona veririz, kim de ihtiyaçsız olmaya çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar?!” buyururlar.


قال الصادق (ع) : جاء رجلٌ إلى رسول الله (ص) وقد بُلي ثوبه ، فحمل إليه اثني عشر درهما ، فقال :
يا عليّ !.. خذ هذه الدراهم فاشترِ لي ثوبا ألبسه ، قال علي (ع) :
فجئت إلى السوق فاشتريت له قميصاً باثني عشر درهما ، وجئت به إلى رسول الله (ص) ، فنظر إليه فقال : يا علي !.. غير هذا أحبّ إليّ ، أترى صاحبه يقيلنا ؟.. فقلت : لا أدري ، فقال : انظر .
فجئت إلى صاحبه فقلت : إنّ رسول الله (ص) قد كره هذا يريد ثوبا دونه فأقلْنا فيه ، فردّ عليّ الدراهم ، وجئت به إلى رسول الله (ص) فمشى معي إلى السوق ليبتاع قميصاً ، فنظر إلى جارية قاعدة على الطريق تبكي ، فقال لها رسول الله (ص) : ما شأنكِ ؟.. قالت :
يا رسول الله !.. إنّ أهل بيتي أعطوني أربعة دراهم لأشتري لهم بها حاجة فضاعت فلا أجسر أن أرجع إليهم ، فأعطاها رسول الله (ص) أربعة دراهم ، وقال : ارجعي إلى أهلك .
ومضى رسول الله (ص) إلى السوق فاشترى قميصا بأربعة دراهم ، ولبسه وحمد الله ، وخرج فرأى رجلا عريانا يقول : من كساني كساه الله من ثياب الجنة ، فخلع رسول الله (ص) قميصه الذي اشتراه وكساه السائل ، ثم رجع إلى السوق فاشترى بالأربعة التي بقيت قميصا آخر ، فلبسه وحمد الله ورجع إلى منزله ، وإذا الجارية قاعدة على الطريق ، فقال لها رسول الله (ص) :
ما لك لا تأتين أهلك ؟..
قالت : يا رسول الله !.. إني قد أبطأت عليهم وأخاف أن يضربوني ، فقال رسول الله (ص) : مرّي بين يدي ودلّيني على أهلك ، فجاء رسول الله (ص) حتى وقف على باب دارهم ، ثم قال : السلام عليكم يا أهل الدار !.. فلم يجيبوه ، فأعاد السلام فلم يجيبوه ، فأعاد السلام فقالوا :
عليك السلام يا رسول الله ورحمة الله وبركاته !.. فقال لهم :
ما لكم تركتم إجابتي في أول السلام والثاني ؟.. قالوا : يا رسول الله !.. سمعنا سلامك فأحببنا أن تستكثر منه ، فقال رسول الله (ص) :
إنّ هذه الجارية أبطأت عليكم فلا تؤاخذوها ، فقالوا : يا رسول الله !.. هي حرّةٌ لممشاك ، فقال رسول الله (ص) :
الحمد لله ، ما رأيت اثني عشر درهما أعظم بركةً من هذه ، كسا الله بها عريانين ، وأعتق بها نسمة . ص215
Bereketli On iki Dirhem
Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.v) tarafından bir gömlek almak için pazara gitmekle görevlendirilir. Hz. Ali (a.s) pazara gidip on iki dirheme bir gömlek alarak eve döner. Bu arada Hz. Resulullah (s.a.v) ile Hz. Ali (a.s) arasında şöyle bir diyalog geçer:
Hz. Resulullah (s.a.v): “Bu gömleği kaça aldın?”
Hz. Ali: “On iki dirheme.”
Hz. Resulullah (s.a.v): “Bu gömleği pek sevmedim, bundan daha ucuzunu istiyorum. Acaba satıcı bunu geri almaya hazır olur mu?”
Hz. Ali (a.s) diyor; bunun üzerine, gömleği alıp çarşıya döndüm, Hz. Peygamber’in isteğini satıcıya ilettim, satıcı da kabul etti. Parayı alıp Hz. Peygamber (s.a.v)’in yanına döndüm. Bir gömlek almak için Hz. Resulullah (s.a.v) ile birlikte pazara doğru hareket ettik. Yolun yarısında Hz. Resulullah (s.a.v)’ın gözü, ağlayan bir cariyeye ilişti. Hz. Resulullah (s.a.v) onun yanına gidip: “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Cariye: “Ev sahibi bana dört dirhem verdi, bir şeyler almak için beni çarşıya gönderdi. Fakat ben parayı nasıl kaybettiğimi bilemiyorum, şimdi eve dönmekten korkuyorum” dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v) on iki dirhemden dört dirhemi cariyeye verdi ve: “İstediğin şeyleri al ve eve dön” buyurdular.
Hz. Resulullah (s.a.v) da Allah’a şükredip pazara doğru hareket etti; pazardan dört dirheme bir gömlek alıp giydi, Allah’a hamdederek eve doğru yola koyuldu. Bu arada yol üzerinde bir çıplağı görünce, gömleğini çıkarıp ona verdi ve tekrar çarşıya geri döndü, geriye kalan dört dirheme bir gömlek alıp giydi ve eve doğru hareket etti. Yolun yarısında yine aynı cariyeyi üzüntülü ve şaşkın bir halde gördü. Bunun üzerine: “Neden evinize gitmedin?” diye sordu.
Cariye: “Ya Resulullah ! Gecikmişim, beni dövmelerinden korkuyorum” dedi.
Resulullah: “Gel birlikte gidelim, evinizi bana göster ben suçundan geçmeleri için aracı olurum” buyurdu.
Hz. Resulullah (s.a.v) o cariye ile birlikte yola koyuldu. Evlerine yetiştiklerinde cariye: “İşte bu bizim evdir” dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v) kapının arkasından yüksek bir sesle: “Ey ev sahibi! Selam’un- aleykum” diye seslendi; ama bir cevap gelmedi. Hazret ikinci kez selam verdi, yine bir cevap duyulmadı. Üçüncü kez bir daha selam verdiğinde, “Aleyke’s- selam ya Resulellah ve rahmetullahi ve berekatuh” diye cevap verdiler.
Hz. Resulullah (s.a.v): “Neden ilk ve ikinci defada cevap vermediniz? Acaba benim sesimi duymadınız mı?” buyurdular.
Ev Sahibi: “Hayır, ilk defasında duyduk, senin olduğunu bile anladık” dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v): “ Öyleyse neden geç cevap verdiniz?”
Ev sahibi: “Senin sesini bir kaç defa duymak istedik.”
Hz. Resulullah (s.a.v): “Sizin bu cariyeniz gecikmiştir, onu muahaza etmemeniz (cezalandırmamanız) için size rica etmekten ötürü buraya geldim.”
Ev sahibi: “Ya Resulullah! Sizin mübarek ayağınızın hürmetine bu cariye artık şimdiden azattır (hürdür).”
Daha sonra Hz. Resulullah (s.a.v) kendi kendisine: “Allah’a şükür, ne de bereketli on iki dirhemdi! İki çıplağı örttü, bir köleyi de azat etti” buyurdular.
http://dinimislamtr.blogspot.com/p/hz-muhammedin.html
أسباب ضعف 7- الأخلاق عذاب القبر
يقول الصادق (ع): بلغ الخبرُ رسولَ الله (ص)، فقام رسول الله (ص) وقام أصحابه معه، فأمر بأن يُغسَّل، فُغسِّل سعد وحنِّط وكُفِّن ورسول الله (ص) ممسكٌ بعضادة باب المغتسل، فلما أن حُنِّط وكُفِّن وحُمل على سريره تبعه رسول الله (ص) بلا حذاء ولا رداء، ثم كان يأخذ يمنةً تارة ويسرةً أخرى، يعني أنَّه تارة يذهب إلى يمين النعش وتارة إلى شمال النعش، حتى انتهى به إلى القبر فنزل رسولُ الله (ص) بنفسه حتى لحَّده وسوَّى اللِبَن عليه، وجعل يقول ناولوني حجراً، ناولوني تراباً رطباً يسدُّ ما بين اللِبن، فلما أن فرغ وحُثي التراب عليه قال رسول الله (ص): أما إنَّي أعلم أنه سيبَلى ويصلُ البِلى إليه، ولكنَّ الله يحب عبداً إذا عمِل عملاً أحكمه ، فلما سوَّى التراب، قالت أم سعد: يا سعد هنيئاً لك الجنة، فقال رسول الله (ص): يا أم سعد لا تجزمي على ربَّك، فإنَّ سعداً قد أصابته ضمَّة، ثم رجع رسول الله (ص) بعد ذلك من تشييع ودفن سعد فجلس في أصحابه، فقالوا: يا رسول الله رأيناك صنعتَ مع سعدٍ مالم تصنعه لأحد، إنَّك اتَّبعت جنازته بلا رداء ولا حذاء، فقال: إنَّ الملائكة كانت بلا رداء ولاحذاء، أنا تأسَّيت بالملائكة، الملائكة التي كانت تشيَّع سعداً كانت بلا حذاءٍ ولا رداء لذلك خلعتُ رادئي وخلعت حذائي، قالوا: كنتَ تأخذ يمنةً ويسرة، قال: كانت يدي في يد جبرئيل آخذُ حيث يأخذ جبرئيل هو الذي يأخذني إلى يمين النعش تارة وإلى يساره تارةً أخرى، قالوا: أمرتَ بغسله، وصلَّيتَ على جنازته، ولحَّدته في قبره بنفسك، ثم قلتَ: إنَّ سعدًا قد أصابته ضمَّة؟! هذا سعد وما أدراك ما سعد؟! قال: نعم، سعد تُصيبه ضمَّة، تُصيبه ضغطة القبر؟ ما سبب ذلك؟ قال: (كان سيئَ الخلق مع أهله)، كان حادَّ المزاج مع زوجته، كان في خلقه مع أهله غِلظة، ولذلك أصابته ضغطة القبر.

Kötü Ahlak Kabir Azabına Sebep Olur
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Sa’d bin Muaz’ın ölüm haberini Resulullah (s.a.v)’e verdiklerinde, Hazret kalkıp ashabıyla birlikte onun evine gittiler. Resulullah’ın emri ile Sa’d’a gusül verdiler. Gusül işlemi bitinceye kadar Hazret kapı önünde ayakta bekledi. Gusül, henut ve kefenleme işleminden sonra onu bir tabuta bırakıp defnetmek için kabristana götürdüler.
Cenazeyi teşyi ederken Hz. Resulullah (s.a.v) ayak yalın ve abasız olarak hareket ediyordu, kabrin yakınına ulaşana dek bazen tabutun sağ bazen de sol tarafını tutuyordu. Hz. Resulullah (s.a.v)’ın bizzat kendisi kabrin içine girip cenazeyi kabre bıraktı; taş, tuğla ve diğer şeylerin getirilmesini emretti. Bizzat kendisi iyice cenazenin üzerini kapatıyor ve: “Ben onun yakında çürüyeceğini biliyorum; ama Allah, kulu bir iş yaptığında onu sağlam yapmasını sever” buyuruyordu. Daha sonra mübarek elleriyle onun üzerine toprak döküp, güzelce mezarını düzlediler.
Bu esnada Sa’d’ın annesi kabrin kenarına gelerek: “Ey Sa’d ! Cennet sana kutlu olsun” dedi.
Hz. Resulullah (s.a.v) bu sözü ondan duyar duymaz şöyle buyurdular ki: “Ey Sa’d’ın annesi! Sus! Allah’tan taraf bu kadar kesin ve yakin ile konuşma. Şimdi Sa’d kabir azabına duçar olmuştur ve bundan dolayı eziyet görmektedir.”
Daha sonra Hazret orada bulunanlarla birlikte mezarlığı terkedip, geri döndüler. Bu arada halk Hazret’e: “Ya Resulullah ! Sa’d için yaptığın işleri, şimdiye kadar hiç kimseye yaptığını görmedik. Ayak yalın, abasız onun cenazesini teşyi ettiniz; tabutun bazen sağ bazen de sol tarafından tutuyordunuz !” dediler.
Hz. Resulullah (s.a.v) onlara:
“Melekler de abasız ve ayakkabısız idiler; ben de onlara uydum” cevabını verdi. Halk: “Bazen tabutun sağından, bazen de solundan tutuyordunuz” dediler. Hazret: “Elim Cebrail’in elinde olduğundan dolayı o tabutun neresinden tutuyorduysa, ben de o tarafından tutuyordum” buyurdu.
Halk bu sözleri duyunca:
“Ya Resulullah ! Sa’d’ın cenazesine gusül verilmesini emrettiniz, bizzat kendiniz ona namaz kıldınız, mübarek ellerinizle onu kabre bıraktınız, kabri kendi elinizle düzelttiniz, bütün bunlara rağmen, yine de: “Kabir Sa’d’ı sıktı” buyurdunuz.
Hz. Resulullah (s.a.v) cevaben: “Evet, kabir azabına duçar oldu. Çünkü o, evinde kötü ahlaklı idi, kabir azabı bundan dolayı idi” buyurdular.
العيد نبينا هرتز. ويشاع حسين أون حسن أن ترغب في اللباس. حضرة النبي yoksuld الفاشلة. الإمام علي وابنة. فاطمة الفقيرة. هرتز. عيون جبرائيل الدموع التي طلب من اثنين من حفيد البارزين للنبي حتى المبرم مع القماش الأبيض من اللباس إلى ربنا. لكن الأطفال kalmaz سعيدة جدا و"أتمنى لو أنني الملونة" التي تبدأ في البكاء.
على لون الفستان يكره أحفاده الحسن والحسين النبي. غابرييل يبدو. هرتز. جبرائيل أفندي "السير الأطفال رمى الماء على ما إذا كان يريد أن يأخذ على هذا اللون ما لون"، كما يقول. سيدنا النبي يرش القليل من الماء على الفستان. وحسن الامم المتحدة اللباس إلى اللون الأحمر والأصفر، واللباس حضرة حسين الامم المتحدة. هرتز. غابرييل يبدأ في البكاء. النبي عند ذلك "كانوا الأطفال سعداء. لماذا تبكين؟" كما يقول. هرتز. جبريل: "ما الألم الذي هرتز. حسن تسمم وسوف يموت في المستقبل. هرتز. حسين الدم مسيرة مع عوالم أخرى." هذا اللون هو لونه.
Bir bayram günü Peygamber Efendimizin torunları Hz. Hasan'la Hüseyin'in elbise istediği rivayet edilir. Peygamber Efendimiz yoksulDamadı Hz. Ali ve kızı Hz. Fatıma fakir. Hz. Cebrail'in bile gözünü yaşartan güzide torunların bu isteği iki tane bembeyaz kumaştan elbiseyi Peygamber Efendimize etmesiyle neticelenir. Ama çocuklar pek memnun kalmazlar ve "keşke renkli olsaydı" diye ağlamaya başlarlar.
Torunları Hasan ve Hüseyinin elbisenin rengini beğenmemesi üzerine Peygamberimiz Hz. Cebrail'e bakar. Hz. Cebrail Efendimiz'e "su atın üzerine Efendim çocuklar hangi rengi istiyorsa o renge bürünsün" der. Efendimiz elbiselerin üzerine biraz su serptiğinde Hz. Hasan'ın elbisesi sarıya Hz Hüseyin'in elbisesi kırmızıya dönüşür. Hz. Cebrail ağlamaya başlar. Peygamber Efendimiz bunun üzerine "Çocuklar memnun kaldılar. Niye ağlıyorsun ki?" der. Hz. Cebrail "Ne acı ki Hz. Hasan ileride zehirlenerek vefat edecek. Hz. Hüseyin al kanlarla öbür âleme yürüyecek". Bu renkler onun rengidir.


Taberani'nin Mu'cemu'l-Evsat'ta belirttiğine göre Enes bin Malik (R.A)'dan şöyle rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Cebrail alışılmışın dışında bir saatte Hz. Peygamber (S.A.V)'e geldiğinde yüzünün rengi iyi değildir. Hz. Peygamber kendisine: "Niye yüzünün renginin uçuk olduğunu" sorduğunda Hz. Cebrail şöyle der; Cehennem ateşinin kabir azabının her şeyden ağır olduğunu bilen kimsenin bunlardan emin olmadıkça (yani oraya girmeyeceği garanti olmadıkça) yüzü gülmemelidir" der.


Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V) Cebrail'e: "Ey Cebrail! Bana cehennemi anlat" der. Cebrail yüreklere korku salan müthiş şeylerden bahseder. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz "Bu kadar yeter daha anlatma! Nerdeyse kalbim parçalanıp öleceğim" der ve ağlamaya başlar.


Fakat Cebrail'e bakınca onun da ağladığını görür. Bunun üzerine "Ey Cebrail! ALLAH katındaki mevkiine ve derecene rağmen sende mi ağlıyorsun?" der. Hz. Cebrail şöyle cevap verir: "Neden ağlamayayım ki? Kim bilir belki de benim de başıma Şeytanın başına gelen şeyler gelebilir. Zira (başlangıçta) o da meleklerdendi. Kim bilir Harut ile Marut'un uğradığı akıbete ben de uğrayabilirim." Cebrailin bu sözleri üzerine ikisi beraber ağlamaya devam ederler. Nihayet kendilerine şöyle bir ses gelir: "Ey Muhammed ve Ey Cebrail! ALLAH sizleri kendine asi gelmekten emin kıldı."


: "يا علي! ستمائة ألف الغنم ست مئة ألف دينار، أو نحو ست مئة الف مثل كلمة (كلمات) هل تريد؟ "عندما أمر النبي. علي (ع): "يا Resulellah! وقال ستمائة ألف كلمة (قال) أريد ". عند ذلك رسول الله (ص) قال:
"ستمائة ألف كلمة تخبرك جمع جمل ستة. وهي تشمل: يا علي! عندما يرى الناس أنها تتعامل مع ولا تفترض الأعمال المستحب، ويفترض منك أن تكون مشغولا الانتهاء. الناس، وأنت تتعامل مع هذه المهمة الآخرة عندما رآهم التعامل مع إيسلر DÜNYA. عندما يرى الناس أنها تتعامل مع العار العار الآخرين كنت مشغولا مع بنفسك (محاولة اصلاحها). عندما يرى الناس أنك كنت مشغولا تزين العالم، في محاولة لالآخرة وziynetlendir. عندما يرى الناس أنهم مشغولون جدا القيام بالأفعال، كنت مشغول والقيام بأعمال نظيفة. الناس عندما يرون tevessül حلقة، وكنت قد عملت عليه إلى الله (واحد يدا مفتوحة) ".
Resulullah (saa): “Ya Ali! Altı yüz bin koyun, altı yüz bin dinar, yoksa altı yüz bin kelime mi (söz) istiyorsun?” buyurduğunda, Hz. Ali (as): “Ya Resulellah! Altı yüz bin kelime (söz) istiyorum” dedi. Bunun üzerine Resulullah (saa) şöyle buyurdular:
“Altı yüz bin sözü altı cümlede toplayıp sana söylüyorum; onlar şunlardır: Ya Ali! İnsanların müstehap ve farz olmayan işlerle uğraştıklarını gördüğünde, sen farzları tamamlamakla meşgul ol. İnsanların, dünya işleriyle uğraştıklarını gördüğünde sen ahiret işiyle uğraş. İnsanların diğerlerinin ayıplarıyla uğraştıklarını gördüğünde sen kendi ayıplarınla meşgul ol (onları düzeltmeye çalış). İnsanları dünyayı süslemekle meşgul olduklarını gördüğünde sen, ahiretini ziynetlendirmeye çalış. İnsanların çok amel yapmakla meşgul olduklarını gördüğünde, sen temiz amel yapmakla meşgul ol. İnsanların, halka tevessül ettiklerini gördüğünde, sen Allah’a tevessül et (O’na el aç).”

ن الإمام الصادق (مؤسسة) من رواية:
"امرأة وجعل رحلة في واحدة من السفينة. تجزئة الناتجة عنها، والسفينة غرقت في عاصفة، ونتيجة لذلك سبح لامرأة جزيرة ظهرت على قطعة من الخشب. وتجولت لفترة من الوقت في الجزيرة وواجهت فجأة مع haramiyl. آدم كادين شهدت فاجأها، "أنت البشري، كنت الجني؟" وسأل، ثم حاول المشي من دون انتظار الزنا له معها. ولكن في اللحظة التي رأى التتر امرأة طن تبريد. سأل الرجل المرأة لماذا يفعل هذا ولماذا هذا الخوف. "! أخشى الله يرانا" قال قال.
الرجل ثم طلب من امرأة ما اذا كان لم يفعل مثل هذا الشيء موجود. وقال: "قلت لا، أنا لا."
وقال رؤية هذا الرجل تأتي في نفسه: "أنا müstahakk جدا من كنت تخشى الله. لأن الحياة فيكم، حتى ولو كنت لم تفعل هذا العمل، على الرغم من أنك الآن أيضا تكون هناك حاجة لforcibly're لا يزال خائفا من الله. ولكن مرات عديدة وقد فعلت هذه المهمة. لذلك يجب أن أكون أكثر خوفا من الله. "والان انا التوبة أيضا، وأنا ذاهب إلى ربي، وانه تخلى عن الخطيئة البشعة، واتخاذ امرأة انتقل نحو مدينة في الجزيرة.
على الطريق التقيا وكانوا أصدقاء مع عابد واحد. تشرق الشمس وابنته بدقة عن طريق الجو، وقال عابد: تعالوا نصلي، فلنسلك في shadow're مريحة ترسل لنا سحابة من الله سبحانه وتعالى. وقال آدم نصب: "يا أخي لذلك أنا لست وجها أبيض؛ وأي إجراء يكون مفيدا لمنح الصلاة، تصلي. وقال عابد أيضا "سأصلي، لالأمينات كذلك!". وقال هذا الرجل آمين ثم صلى عابد. فجأة سحابة تحوم فوق رأس تعقبت لهم واستمروا في طريقهم بهذه الطريقة. وفي وقت لاحق جاء الوقت لترك، وداعا، وغادر مع بعضها البعض. وما رأوه، وقالت انها بدأت تلقي بظلالها شقيقه لم يتصرف على الرجل! في عابد للعودة وتفاجأ عندما جاء الى الرجل وقال له: "ها، كنت تقولين وأنا لم يكن لديك فعلا أن تكون مفيدة في قبول صلاتي؟ ومع ذلك، لم يكن من اصل بلدي سحابة للمضي قدما لك. الآن من فضلك قل لي ما يجب القيام به، والتخزين. "وقال رجل لي في بداية النصب حتى نهاية بداية المغامرة.
نعم السيطرة على النفس هو هنا، وهذا هو نتيجة المعارضة لأمر الله. إما نفوسنا وإنقاذهم جميعا من الشيطان عبادة الرب يسمح لنا أن نكون المصلين الذاتي. سبحانه وتعالى وفصل رسول من الدنيا والآخرة لنا له طاهر أهل البيت. آمين!
İmam Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet edilmiştir:
“Bir kadın geminin birisinde yolculuk yapıyordu. Meydana gelen fırtına neticesinde gemi parçalanıp battı ve o kadın bir tahta parçasının üzerinde yüzerek bir adaya çıktı. Adada bir müddet dolaştı ve aniden bir haramiyle karşılaştı. Adam kadını görünce şaşırarak ona, “Sen insan mısın, cin misin?” diye sordu ve ardından beklemeden onun üzerine yürüyüp onunla zina yapmaya yeltendi. Fakat bir anda kadının tir tir titrediğini gördü. Adam kadına niye böyle yaptığını ve neden korktuğunu sordu. O da “Bizi gören Allah’tan korkuyorum!” dedi.
Adam o ana kadar böyle bir şeyi yapıp yapmadığını kadına sordu. O da “Hayır dedi, yapmamışım.”
Bunu gören adam kendine gelip şöyle dedi: “Ben Allah’tan korkmaya senden daha çok müstahakkım. Zira sen ömründe bu işi hiç yapmadığın halde, şimdi de zorla yapmaya mecbur kılındığın halde yine de Allah’tan korkuyorsun. Ama ben bu işi defalarca yapmışım. O halde ben Allah’tan daha çok korkmalıyım. Artık ben de tevbe ediyorum, Rabbime dönüyorum” dedi ve o çirkin günahtan vazgeçti ve kadını alıp o adada bulunan şehire doğru hareket etti.
Yolda abid birisiyle karşılaşıp arkadaş oldular. Güneş yükselip hava iyice kızınca, abid şöyle dedi: Gel dua edelim, Allah-u Teala bize bir bulut göndersin de gölgesinde yürüyüp rahat edelim. Adam abide şöyle dedi: “Ey kardeş ben öyle yüzü ak birisi değilim; duamın kabulüne vesile olacak bir amelim de yok; sen dua et. Abid de “Ben dua edeyim, sen de amin de!” dedi. Ardından abid dua etti, o adam da amin dedi. Aniden bir bulut başlarının üzerine gelip onları gölgeledi ve bu şekilde yollarına devam ettiler. Bilahare ayrılma zamanı geldi, birbirleriyle vedalaşıp ayrıldılar. Bir de ne görsünler, bulut abidin değil de o adamın üzerinde hareket etmeğe başladı! Buna şaşıran abid geri dönüp adamın yanına gelerek ona şöyle dedi: “Hani sen benim duamın kabulüne vesile olacak bir amelim yoktur diyordun?  Oysa bulut benim değil de senin üzerinde hareket etmeğe devam etti. Şimdi lütfen saklama ve bana ne yaptığını anlat.” Adam da başından geçen macerayı başından sonuna kadar abide anlattı.
Evet nefse hakim olup Allah’ın emrine muhalefet etmemenin sonucu budur işte. Ya Rabbi hepimizi nefsimizin ve Şeytan’ın kulluğundan kurtarıp kendine kul olmamızı sağla. Dünya ve ahirette bizi Yüce Resulün ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’inden ayırma. Amin!

İmam Sadık (a.s)’ın ashabından Abdurrahman b. Seyyabe şöyle diyor: “Babam Seyyabe dünyadan göçtüğü zaman, arkadaşlarından birisi bizim yanımıza gelerek evin kapısını çaldı.  Yanına gittiğimde, bana başsağlığı ve teselli verdikten sonra dedi ki: “Baban ardında bir şey bırakmış mı?” Ben de hayır dedim, bir şey bıraktığı yok.  Bunu duyunca adam, içinde bin dirhem bulunan bir keseyi bana verdi ve şöyle: “Bunu iyi koru ve ondan kazanacağın geliri ve kazancı kendi ihtiyaçlarında kullan.” Ben annemin yanına giderek bu olaydan duyduğum sevinci kendisiyle paylaşmak istedim.  Gece olunca babamın arkadaşlarından birisinin yanına gittim. O benim için bir miktar kumaş aldım. Onları bir dükkanın kapısına yığdım ve satmaya başladım. Allah-u Teala bu yolla bana büyük bir bereket nasip etti. Bilahare hac mevsimi gelip çattı. Birden hacca gitme arzusu içime doğdu: “Bunun üzerine annemin yanına vararak dedim ki: “Benim içime hacca gitme  arzusu doğmuştur.” Annem bana dedi ki: “Önce ana Para sahibi olan filan kimsenin parasını kendisine iade et. Ben o parayı hazırlayıp ona götürdüm. Bunu görünce adam (götürüp vermemi beklemiyor olacak ki) sanki parayı kendisine bağışlamış gibi oldum. Bu yüzden bana dedi ki: “Bu parayı azımsadın herhalde. Eğer öyle ise daha fazla vereyim.” Dedim: “Hayır, ama benim gönlüme hacca gitme arzusu doğmuş. Bu yüzden malınızın kendi yanınızda olmasını istedim.” Bunun ardından hacca gittim. Hac amellerini yerine getirdim. Medine’ye döndüğümde diğer bir çok insan gibi ben de İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın yanına gittim. Halkın arkasında oturdum. O zaman daha oldukça genç bir delikanlıydım. Bir çoğu sorularını sorup, İmam’dan cevap aldıktan sonra meclisten ayrıldılar. Bir miktar ortalık yalnızlaşınca,  İmam’a yaklaştım. İmam (a.s) bunu görünce “Bir isteğin mi var?” buyurdu. Ben de kurbanınız olayım, ben Abdurrahman b. Seyyabe’yim.” Buyurdu ki: “Baban ne oldu?” Ben de “Dünyadan göçtü” dediğimde İmam (a.s) üzüldü ve onun için rahmet diledi ve daha sonra şöyle buyurdu: “Ardında bir şey bıraktı mı (miras gibi)?” “Hayır” dedim. “O halde nasıl hacca geldin?” deyince, ben olayı baştan anlatmaya başladım. Bize parayı veren adamdan bahsedince, ben daha sözümü tamamlamadan  buyurdu ki: “O adamın bin dirhemini ne yaptın?” Ben de kendisine iade ettiğimi bildirdim. “İyi bir iş yapmışsın” buyurdu. Ardından, “Sana bir tavsiye ve vasiyette bulunmamı ister misin?” deyince, evet dedim. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Doğru konuşmayı ve emaneti riayet etmeyi hiçbir zaman bırakma. Zira bunu yaparsan, aynı şu parmaklarım gibi insanların mallarına ortak olursun. (Bunu söylerken parmaklarının arasını birleştirdi).  Abdurrahman b. Seyyabe diyor ki: “Ben İmam (a.s)’ın vasiyetini muhafaza ettim. Durumum çok iyileşti. Öyle ki bir ara üç yüz bin dirhem Zekat verdim.”




Hadis kaynaklarında Resulullah’ın (s.a.a) veya Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) bazı kişilere bazı taahhütlere karşılık  cennet vaat etmeleriyle ilgili bir çok örnek zikredilmiştir ki biz yukarıdaki hadisi şerh etmeğe geçmeden önce bunlardan birkaç örnek vermeği faydalı görüyoruz:
1- İbn-i Şehr Aşub Menakıp kitabında, Ravendi ise El-Haraic isimli eserinde Hişam bin Hakem’den şöyle nakletmektedirler: “Cebel bölgesinin büyüklerinden birisi her yıl hacca gidiyor ve bu arada Medine’de İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın da yanına uğrayıp İmam’ı ziyaret ediyordu; İmam da bu süre zarfında onu Medine’deki bir evine yerleştiriyordu. Bu iş birkaç yıl böyle devam etti. Bilahare bu seferlerin birinde adam, İmam’a on bin dirhem para vererek İmam’ın kendisine Medine’de bir ev almasını istedi ve hacca gitti. Dönüşte İmam (a.s)’ın yanına vararak “Kurban olayım benim için ev aldınız mı?” diye sorunca, İmam “Evet” buyurdu ve hazırladığı bir tapuyu kendisine verdi. Tapuda şöyle yazıyordu: “Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Cafer İbn-i Muhammed’in Filan İbn-i Filan’a satın aldığıdır. Ona Firdevs (cennetinde) öyle bir ev almıştır ki onun birinci sınırı Resulullah (s.a.a), ikinci sınırı Emir-ül Mu’minin (a.s), üçüncü sınırı (İmam) Hasan İbn-i Ali (a.s), üçüncü sınırı ise (İmam) Hüseyn İbn-i Ali (a.s)’dır.“
Adam tapuyu okur okumaz, sevinçle “Kabulümdür kurbanın olayım” dedi.
İmam (a.s) buyurdu ki: “Ben senin o malını alıp İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in (müstahak) evlatlarının arasında paylaştırdım. Allah-u Teala’nın, bunu senden kabul etmesini ve buna karşılık sana cennet nasip etmesini  ümit ediyorum.
Olayı rivayet eden Hişam İbn-i Hakem diyor ki: “Daha sonra o adam kendi memleketine geri döndü ve söz konusu tapuyu da kendisiyle birlikte götürdü. Kısa bir süre sonra hastalanıp yatağa düştü. Ölüm anı gelip çattığında ailesine toplayıp onları yemin ettirerek aldığı tapuyu kendisiyle mezara gömmelerini istedi. Onları da onun bu isteğini yerine getirdiler. Fakat ertesi gün mezarının başına gittiklerinde cenazeyle birlikte gömdükleri tapu senedinin, mezarın üzerinde olduğunu gördüler ve baktılar ki onun üzerine şöyle yazılmıştır: “Allah’a yemin olsun ki Cafer İbn-i Muhammed (İmam Sadık) (a.s) vaat ettiği şeyi yerine getirdi!”
2- İmam Sadık (a.s)’ın değerli ve meşhur sahabesinden Ebu Basir diyor ki: “Benim, Beni Ümeyye hükümetinde çalışan bir komşum vardı. Bu adam bu yolla büyük bir servet toplamış, bir çok cariyeler almıştı. Sürekli içip eğlendikleri meclisler düzenliyor ve beni rahatsız ediyorlardı.  Defalarca ona hatırlatma ve nasihatte bulunmuş ve bu rezil işlerini bırakmasını ve bu eziyete son vermesini istemiştim, ama bir sonuç alamamıştım. Bir gün çok ısrar edince şöyle dedi: “Adam, ben müptela olmuş bir kimseyim, sen ise azad; eğer beni efendin (İmam Cafer-i Sadık’a) tanıtırsan, ümid ediyorum ki Allah senin vesilenle beni bu durumdan kurtarır.” Onun bu sözleri yüreğime oturdu. Medine’de İmam Sadık (a.s)’ın yanına vardığımda, komşumun bu durumunu anlattım. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Sen Kufe’ye vardığında  o senin yanına gelecektir; ona de ki: “Cafer İbn-i Muhammed sana diyor ki, sen içinde bulunduğun bu durumu bırak ben sana cennet garantisi veriyorum.”
Ebu Basir diyor ki ben Kufe’ye döndüğümde, bir çokları gibi o adam da benim ziyaretime geldi. Onu beklettim, ev müsait duruma gelince, İmam Sadık (a.s) ile aramızda geçen konuşmaları ve İmam’ın gönderdiği mesajı kendisine aktardım. Adam ağladı ve “Allah aşkına, bunu gerçekten (İmam) Cafer aleyhisselam mı sana söyledi?” Ben de yemin ederek evet dedim İmam (a.s) söyledi. Adam “Tamam bu bana yeterlidir” dedi ve gitti.
Birkaç gün geçtikten sonra peşime adam göndererek beni istedi. Kapısına gittiğimde, bir de baktım ki kapının arkasında durmuş ve çıplaktır! Dedi: “Ey Eba Basir, artık evimde hiçbir şey kalmamıştır, hepsini verdim gitti. İşte gördüğün gibi durumum bundan ibarettir.” Ebu Basir diyor ki arkadaşlar ve kardeşlerime haber saldım. Birlikte ona giyeceği elbise temin ettik. Birkaç gün geçtikten sonra tekrar adam salarak hasta olduğunu haber verdi ve beni istedi. Ben de yanına giderek ona bakmaya başladım. Bilahare ölüm anı gelip çattığında da ben yanındaydım. Baygındı; bir ara ayıldığında gözünü açıp bana şöyle dedi: “Ey Eba Basir, efendin bana vaat ettiği sözü yerine getirdi!”
Daha sonra ben hac seferine gittiğimde, İmam Caferi Sadık (a.s)’ın evine de uğradım. Daha odaya girmeden, bir ayağım avluda birisi antrede iken İmam (a.s) odanın içerisinden şöyle seslendi: “Ey Eba Basir, arkadaşına verdiğimiz sözü tuttuk!”
3- Bazen İmamlarımızın bazı seçkin dostları dahi böyle vaatlerde bulunabiliyorlardı. Örneğin Yukarıda bahsi geçen Ebu Basir’de şöyle rivayet edilmiştir: “Şam ehlinden bir kişi bizim yanımıza geldi. Ben Ehl-i Beyt mektebini kendisine anlattım ve o kabul etti. Ölüm anında yanına gittim. Bana dedi ki: “Ey Eba Basir, ben senin dediklerini kabul ettim. Şimdi benim cennet işim nasıl olacak?” Ben de “Ben İmam Cafer-i Sadık’tan taraf sana cennet garantisi veriyorum” dedim. O böylece dünyadan göçtü ve ben İmam Sadık (a.s)’ın yanına vardım. Daha ben konuşmadan İmam (a.s) söze başlayıp şöyle buyurdu: “(Ey Eba Basir,) arkadaşına vaat ettiğin cenneti ona verdiler!”
4- Ali b. Ebi Hamza şöyle nakletmektedir: Benim bir arkadaşım vardı; bu Beni Ümeyye’nin yazarlarından sayılırdı. Bir gün dedi: “Bana İmam Sadık’tan görüşme izni alır mısın? Ben de İmam (a.s)’dan izin aldım. Adam İmam’ın huzuruna varınca selam edip şöyle arzetti: “Kurbanın olayım ben şunların sisteminde çalışıyorum ve bu yoldan bir hayli servet elde edinmişim ve (helal haram açısından) dikkatli davranmamışım.” İmam cevabında buyurdu ki: “Eğer Beni Ümeyye onlara hesap kitap tutup, mektup ve evrak yazacak, haraç toplayacak, onlar için savaşıp onları savunacak ve toplantılarını kalabalık gösterecek kimseler bulmasalardı, biz (Ehl-i Beyt’in) hakkını gasbetmezlerdi. Eğer insanlar bunları kendi hallerine bıraksalardı, bu kadar güçlenmezlerdi.
Genç adam “Acaba benim kurtuluşum için bir yol var mı?” diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Eğer söylersem amel edecek misin?” Adam “Evet” dedi. İmam şöyle devam etti: ” Bunların sisteminde kazandığın her şeyi bırakacaksın. Sahiplerini tanıdığın malları sahibine iade et. Sahiplerini tanımadıklarının mallarını onlardan taraf sadaka ver. Ben de bunlara karşılık sana cennet garantisi veriyorum!”
Adam başına aşağıya dikerek uzun bir müddet düşündü.  Sonra başını kaldırarak “Tamam yaptım” dedi.
Ali b. Hamza diyor ki: “Genç adam bizimle Kufe’ye döndü. Sahip olduğu hiçbir şeyi bırakmadı ve İmam (a.s)’ın buyurduğu şekilde dağıttı. Hatta üzerinde bulunan elbisesini dahi verdi. Biz aramızda para toplayarak ona elbise aldık ve bir miktar masrafı için harçlık verdik.
Birkaç ay geçmeden hastalandı ve ben onun ziyaretine gidiyordum. Son gittiğimde o can verme halindeydi. Aniden gözünü açıp bana şöyle dedi: “Ey Ali, Allah’a and olsun ki efendin (İmam Sadık) bana verdiği sözü yerine getirdi.” Sonra can verdi ve biz ona gusül verip kefenleyip defnettik. Daha sonra ki seferimde İmam’ın yanına gittiğimde İmam (a.s) beni görür görmez: “Ey Ali, Allah’a and olsun ki arkadaşına verdiğimiz sözü yerine getirdik.” Ben, “Doğru buyuruyorsunuz kurbanınız olayım, onun kendisi de ölüm anında aynı şeyi söyledi.”
Şimdi ilk başta naklettiğimiz hadisin geniş açıklamasına geçelim.
1- Konuştuğunuz zaman yalan konuşmayın.
En önemli büyük günahlardan birisi, “yalan” söylemektir. Bu günah maalesef çok büyük, tehlikeli ve önemli olmasına rağmen insanlar arasında en yaygın günahlardan birisidir.  Yalancılığın ne kadar kötü ve büyük bir günah olduğunu açıklamadan önce İslam’da dürüstlük ve doğruluğun önemi üzerinde biraz durmak uygun olacaktır.
İslam açısından her şeyde doğru olmanın ve doğru söylemenin ne derece önemli olduğunu Kur’an’ın bir çok ayetinden anlamak mümkündür. Kur’an-ı Kerim nerede bir peygamberi övmek istemişse, onun çeşitli sıfatları içerisinde özellikle doğru olduğu ve doğru söyleyen birisi olduğu üzerinde vurgu yapmıştır. Kur’an-ı Kerim Allah’ın Halil-i (dostu) put kıran İbrahim (a.s)’ı bu sıfatla anmış, pak ve iffetli Hz. Yusuf’u (a.s) bu sıfatla övmüş, Hz. İsmail’i (a.s) doğru söyleyen birisi olarak tanıtmış. Hz. İdris’i (a.s) bu sıfatla methetmiş ve kısacası Peygamberler ve Allah velilerinden söz ederken doğru konuşmayı onların en bariz ve önemli sıfatlarından birisi olarak ön plana çıkarmıştır.
İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: “Allah (azze ve celle) bütün Peygamberleri doğru söylemek ve emanete hıyanet etmemek emri ile gönderilmiştir.”
Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Kişinin namaz kılıp oruç tuttuğuna aldanmayın. Çünkü namaz ve oruç onun için bir alışkanlık haline gelmiş olabilir. İnsanları doğru söylemeleri ve emaneti eda etmeleriyle tanıyın.”
Yine şöyle buyuruyor: “Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur. Resul-i Ekrem (s.a.a) de doğru konuşup emaneti eda eden kimselere şefaat vaad etmiştir. Hz. Ali’ye ettiği vasiyetlerin başında da doğru söylemek gelmektedir.”
Hz. Ali (a.s) da şöyle buyurmaktadır doğruluk hakkında: “Her zaman doğru konuşun; çünkü o kurtarıcıdır.”
Bunlar İslam’ın doğruluğa verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır. Fakat bundan da önemlisi İslam’ın yalan ve yalancılık hakkında yaptığı tehdit ve sınamalardır ki onlara dikkat edildiğinde  bu günahın ne kadar büyük ve önemli  olduğu anlaşılmaktadır.
Kur’an-ı Kerim yalancıları Allah’ın ayetlerine iman etmeyen ve Allah’ın hidayetinden mahrum kalan kimseler olarak tanıtmaktadır. Onların akıbeti hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün.”
Evet yalan söylemek insanın fıtratına ters düşen bir şeydir. Zira çocuklar dahi yalan söyleyenden hoşlanmazlar ve rahatsız olurlar. En ufak bir çocuğa dahi gel sana elma vereyim deyip de geldiğinde vermezsen senden nefret eder. Bütün semavi dinlerde bile yalan en şiddetli şekliyle kötülenerek kınanmıştır.
Bu günah görünüşte basit, hiçbir zorluğu olmayan, her hangi bir masrafı ve harcı olmayan, her mekan ve zamanda kolayca işlenebilen, fakat batında çok büyük ve önemli olan bir günah olduğu için, insanın son derece dikkatli olması gerekir. Evet yalanın ne kadar büyük olduğunu şu hadislerde görebiliriz:
On birinci İmamımız İmam Hasan Askeri (a.s): “ Eğer bütün kötülük bir evde toplanırsa, o evin anahtarı yalan söylemektir.”
Resul-i Ekrem (s .a .a): “Bir mümin korkak ve cimri olabilir, ama yalancı olamaz.”
Hz. Ali (a .s): “Bir insan, yalanın ciddisini de şakasını da terk etmediği müddetçe, imanın tadını hissetmez.”
İmam Bakır (a.s): “Yalan imanı tahrip edip yıkar.”
Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kurtuluşunuzu yalanda görseniz dahi ondan uzak durun; çünkü onda helak olmaktan başka bir şey yoktur.”
Evet İslam yalancılarla arkadaş olmayı bile yasaklamıştır.
Hz.  Ali (a.s): “Müslümana yalancıyla arkadaş olmak yakışmaz.
İmam Zeynülabidin (a.s) oğlu imam Bakır’a (a.s) şöyle vasiyette bulunmaktadır: “Sakın yalancıyla dost olma; o, serap gibidir; yakını uzak, uzağı yakın gösterir.
YALANIN SONUÇLARI
Evet kötülüklerin kaynağı olan bu büyük günahın eserlerini ve sonuçlarına da dikkat etmeliyiz ve aşağıda bu sonuçlara kısaca değinmek istiyoruz.
1- Nifak (iki yüzlülük): Hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Yalan insanları yavaş yavaş iki yüzlülüğe ve münafıklığa götürür.”
2- Değersizlik: Yalan, toplum arasında insanın değerini düşürür ve kimsenin ona güveni kalmaz. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Yalancıların ilminden fayda gelmez.”
3- Hayasızlık: Yalancı adam rezil olduğu için artık hürmetleri korumaz ve hiçbir şeyde haya etmez. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Yalancı adamın hayası olmaz.”
4- Başkaları hakkında kötü düşünmek: Yalancı adam kendisi yalan söylediği için başkalarının da kendisine yalan söylediğini zanneder.”
5- Vicdanı önünde mahcup olmak: Yalancı adam, söylediği her yalandan sonra vicdan ateşinde yanıp durur ve huzur görmez.
6- Sürekli korku, kaygı ve ıstırap içinde olmak: Günahkar sürekli yalanının ortaya çıkıp rezil olacağından korktuğu için, hep korku ve ıstırap içinde yaşar. Onun için sevgili Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Doğruluk, rahatlık ve huzur vesilesidir yalan ise şüphe ve ıstırap vesilesidir.”
7- Tahkir olmak ve aşağılanmak: Bazen yalancıyla dalga geçilir; “Hadi bir yalan uydur da bizi biraz eğlendir…”

8- Rezil ve rüsva olmak: Evet toplumun içerisinde rezil olmak yalanın en önemli ve acı sonuçlarından birisidir. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Allah, bir gün, sakladığınız yalanları ortaya çıkaracaktır.”
YALAN SÖYLEMENİN SEBEPLERİ
Evet yalanın önemini ve sonuçlarını kısaca öğrendik. Şimdi yalan söylemenin sebeplerini de kısaca öğrenelim ki böylece bu hastalığın sebeplerini teşhis edip onu tedavi etmeye çalışalım. Acaba bizi neler yalan söylemeye itebilir?
1- Yersiz utangaçlık ve çekingenlik: Bazı kimseler, bazı şeylerden dolayı yersiz yere utandığı için yalan söylüyor ki bu utangaçlığının önünü alsın. Halbuki hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi bu tür utangaçlıklar akılsızlıktan başka bir şey değildir.
2- Hased ve kin: Birine karşı hasedi ve eski bir kini olduğu için onun hakkında yalan söylüyor. Onun iyiliklerini örtmeye veya tersine yorumlamaya kalkışıyor ve ona yersiz kusurlar bulmaya çalışıyor.
3- İmanın zayıflığı: Allah’tan korkmadığı ve onu kendisine hazır ve nazır görmediği için yalan söylüyor. Halbuki bütün söylediklerinin kaydedildiği ve hepsinden hesaba çekileceğini bilir ve inanırsa ister istemez yalandan kaçınır.
4- Kendini temize çıkarmak: Bazen kendi kusurlarını örtmek ve kendini suçsuz göstermek için yalana yelteniyor ve suçu başkalarının boynuna yıkmaya çalışıyor. Şu cümleleri çok duymuyor muyuz?: “Benim dersim iyiydi ama, öğretmen bana gıcık gittiği için zayıf aldım!” “Gücüm az değildi ama, düşman çoktu!” “Ben iyi çalıştım ama, sınav çok zordu!” Ve benzeri bahaneler…
5- Şaka ve eğlenme: Bir çok zaman yalan şakadan başlar ve azar azar artar ve ciddileşir. Bu yüzden İmamlarımız, yalanın şakasından da ciddisinden de sakındırmışlardır
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurmuştur: “Halkı güldürmek için yalan konuşan kimseye yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun!”
6- Kendinde bir eksiklik hissetmek: Bazıları aşağılık kompleksine kapılarak eksikliklerini tamamlamak için yalan söyler ve kendilerini daha iyi göstermeye çalışırlar.
7- Makam ve mal hırsı: Bir çokları yalan konuşmadan makam veya servete, paraya pula erişemeyeceklerini gördükleri için yalan konuşuyorlar. Tarihte ve günümüzde örnekleri çoktur.
Semure bin Cündep adlı bir güya sahabi, Muaviye zamanında dört yüz bin dirhem alarak Hz. Ali’nin hakkında Resulullah’ın yatağında hicret gecesi yattıktan sonra nazil olan “İnsanlardan bazısı Allah’ın rızasını kazanma karşılığı canını satar.” Ayetinin, Hz. Ali’yi şehit eden İbn-i Mülcem hakkında nazil olduğu hadisini uydurmuştur!
Rabbim, cümlemizi bu Şeytani ve nefsani tehlikelerden korusun. Amin!
2- Söz verdiğinizde onu yerine getirin.
Verilen sözü yerine getirmek ve ahde vefa etmek de İslam açısından bir mu’minde bulunması gereken en önemli sıfatlardan birisidir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayet  ve Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyti’nden (a.s) nakledilen bir çok hadis vardır ki biz bunlardan sadece bir kaçına değinmekle yetineceğiz:
İsra suresinde şöyle buyurmaktadır: ” Ahde (verilen söze) vefa edin; hiç şüphesiz ahitten  (verilen sözlerden dolayı) hesap sorulacaktır.” (İsra, 34)
Mu’minun suresinde ise mu’minlerin özelliklerinden bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Onlar ki emanetlerine ve verdikleri sözlere sahip çıkarlar.” (Mu’minun, 8 ]
Saf Suresindeki ayet ise şöyledir:
“Yapmayacağınız sözü söylemeniz, Allah katında büyük bir günahtır.” (Saf, 3)
Şimdi de hadislerden bazı örnekler:
Merhum Şeyh Saduk, Ebu Malik isminde bir raviden şöyle nakletmektedir; dedi ki İmam Zeyn-ül Abidin (a.s)’a dedim ki: “Dinin bütün kurallarını bana anlat.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “(O kurallar şu üç şeyde özetlenmiştir) Hakkı söylemek, adaletle hükmetmek  ve ahde (verilen söze) vefa etmek, yerine getirmek.”
İmam Sadık (a.s)’dan ise şöyle nakletmektedir: “Üç şey vardır ki onları ihmal etmekte kimsenin bir mazereti olamaz: Emaneti sahibine iade etmek, ister iyi olsun isterse kötü; verilen sözü yerine getirmek, ister (söz verdiğin adam)  iyi olsun, isterse kötü; anne babaya iyilik etmek ister iyi olsunlar, isterse kötü.”
Merhum Tabersi, Mekarim-ül Ahlak kitabında Ebu-l Humeysa isimli bir şahıstan şöyle nakletmiştir: “Ben, Resulullah peygamberliğe seçilmeden önce onunla bir anlaşma yaptım ve belli bir mekanda onunla buluşmak için sözleştim. Fakat daha sonra iki gün peş peşe verdiğim sözü unuttum ve üçüncü gün hatırlayıp söz verdiğim yere geldim.  Hz. Muhammed (s.a.a) beni gördüğünde şöyle buyurdu: “Ey genç beni zor durumda bıraktın. Üç gündür ben burada  (seni bekliyorum)!”
Şu hadisler de Allah Resulü (s.a.a)’den nakledilmiştir: “ Sözünde durmayan kimsenin dini olmaz.”
“Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse, mutlaka verdiği sözü yerine getirsin.”
Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teala İsmail isminde bir peygamberden bahsederken onu “Sadık-ül Va’d” (sözüne, vaadine sadık kimse) olarak övüyor. (Meryem suresi, ayet 54) Elbette bu İsmail’den maksat Hz. İbrahim’in oğlu İsmail değil, Hızkıl Peygamberin oğlu İsmail’dir ki peygamber olarak gönderildiği kavim tarafından şehid edilmiştir.
Bu peygambere bu lakabın veriliş sebebi hadislerde şöyle açıklanmıştır: İmam Rıza (a.s) birisine şöyle buyurdu: “Biliyor musun neden İsmail “Sadık-ül Va’d” olarak adlandırılmıştır? Zira o, bir kişiye (bir yerde buluşma) sözü verdi ve (o kişi gelmediği için) bir yıl orada onu bekledi!”
Allah Resulü (s.a.a)’in şu hadisi de bu konuda çok önemlidir; şöyle buyurmaktadır: “Yarın Kıyamet gününde içinizden bana en yakın olanınız, konuşurken en doğru konuşanınız, emaneti en iyi eda edeniniz, verdiği söze ve ahde en çok sadık kalanınız, ahlakı en güzel olanınız, ve halka en yakın olanınız (onların dertleriyle en çok ilgileneniniz).”
İmam Muhammed Bakır’dan şöyle nakledilmiştir; buyurdu: “Dört şey vardır ki onların cezası her şeyden çabuk (yapan kimseye) ulaşır: “Kendisine iyilik edildiği halde bu iyiliğine kötülükle karşılık veren kimse, sen haksızlık ve zulüm etmediğin halde, sana zulmeden kimse, bir işte sözleştiğin kimseye sen vefa ettiğin halde sana hile yapıp sözünde durmayan kimse ve akrabalarına sılay-ı rahim yaptığı halde onunla ilişkisini kesen akrabalar.”
MUSA AYDIN
الرجوع الى أعلى الصفحة اذهب الى الأسفل
معاينة صفحة البيانات الشخصي للعضو http://duahadith.forumarabia.com
 
قصص الامام جعفرصادق Nebevi Bir Hadisin
استعرض الموضوع السابق استعرض الموضوع التالي الرجوع الى أعلى الصفحة 
صفحة 1 من اصل 1

صلاحيات هذا المنتدى:لاتستطيع الرد على المواضيع في هذا المنتدى
اهل البيت :: الفئة الأولى :: Hadis, Ayet ve İslami اللغة التركية :: كتابة :: hadis-
انتقل الى: